MAKALELER > 

ENFORMASYON TOPLUMU

Enformasyon Toplumunda, herkes aynı anda hem üretim, hem de tüketim süreçlerinin bir halkasını oluşturacaktır. Böylece sanayi toplumuna özgü değişim ekonomisinin yerini “syergetic” ekonomi olacaktır. Böylece sanayi toplumunda çok önemli bir yer işgal eden iktisadi teşebbüsler ( özel şirketler, kamu kuruluşları ) enformasyon toplumunda yerlerini gönüllü katılım ilkesine dayanan cemaatleşmelere bırakacaklardır. Bu cemaatler, mahalli örgütlenmeler şeklinde ortaya çıkabileceği gibi; global ölçekte örgütlenmiş enformatik cemaatler de olabilir. Enformasyon ve iletişim teknolojilerindeki gelişmeler sayesinde, coğrafi uzaklık bu tür cemaatleşmeler için bir engel olmaktan giderek çıkmaktadır.

Genel olarak endüstri toplumu özel mülkiyete, serbest rekabete ve kar maksimizasyonuna dayandığı halde, enformasyon toplumunda belirleyici olan; -ister kamuya, ister özel kuruluşlara ait olsun- teknolojik alt yapısıdır. Bu altyapıda da önemli olan maddi sermaye değil; bilgi - enformasyon ağırlıklı beşeri kaynaklardır.

Sanayi toplumundaki ana eğilim iktidarın merkezileşmesidir; toplumsal sınıflar bu merkezi iktidarın çevresinde hiyerarşik bir ilişkiler ağı oluştururlar. Buna karşılık enformasyon toplumunda iktidar, çok merkezli bir nitelik kazanacak ve toplumsal örgütlenme, hiyerarşik değil; yaygın ve yatay ilişkilerle birbirini bütünleyen toplumsal kümeler esasına dayanacaktır.

Sanayi toplumları, sermaye birikimi zorunluluğu nedeniyle, isteseler de istemeseler de - siyasal anlamda - merkezi örgütlenmeye dayanan toplumlardır. Sermaye birikiminin özel mülkiyet yoluyla gerçekleştiği kapitalist toplumlarda da, devlet eliyle gerçekleştiği sosyalist toplumlarda da iktidarın merkezileşmiş olması, sanayi toplumlarının bu özelliğinin evrensel bir nitelik taşıdığını göstermektedir. Bu nedenle sanayi toplumlarının, çoğunluk esasına dayanan parlamenter demokrasileri de, sınıf diktatörlüğü esasına dayanan halk demokrasileri de, enformasyon toplumunda yerlerini; azınlık haklarını ve küçük grupların taleplerini daha fazla dikkate alan katılımcı demokrasilere bırakacaktır.

Bunun bir sonucu olarak, sanayi toplumlarında toplumsal değişmenin en önemli araçlarından biri olan, siyasi partiler, işçi sendikaları gibi kuruluşlar, yerlerini daha özel talepler çevresinde örgütlenmiş, daha esnek sivil örgütlenmelere bırakacaktır.

Yine bunun gibi, sanayi toplumlarının karşılaştığı temel problemler de nitelik değiştirecektir. Genel olarak sanayi toplumlarının karşılaştıkları üş büyük problem, iktisadi durgunluğun yol açtığı işsizlik, uluslararası sorunların yol açtığı savaşlar ve her türden diktatörlükler olarak sayılır. Enformasyon toplumunu bekleyen tehlikeler ise, çok hızlı seyreden toplumsal dönüşümlere ayak uyduramamaktan kaynaklanan gelecek korkusu, bireysel ve örgütlü terörün yaygınlaşması, özel hayatın mahremiyetine tecavüzlerin artması ve özellikle bireylerin mahremiyetine devletin sınırsız müdahalesine imkan veren teknolojilerin yaygınlaşması gibi tehlikelerdir.

Enformasyon toplumu ile ilgili hemen hemen bütün çalışmalarda George Orwell’in 1984’üne yapılan atıflar da, bu sayılan hususların şimdiden nasıl yaygın bir endişe kaynağı olduğunu göstermeye yeter.

Sanayi toplumunun en iler aşamasını, özellikle dayanıklı tüketim maddelerine kitlesel tüketim ( “yüksek kitle Tüketim Toplumu” ) teşkil etmektedir. Buna karşılık enformasyon toplumunun en ileri aşaması ise, bilgisayarlaşma sayesinde herkesin bilgi üretimine doğrudan katkıda bulunabilmesiyle ortaya çıkacak olan “ Yüksek Kitlesel Bilgi Üretimi Toplumu “ aşaması olacaktır.

Son olarak, sanayi toplumunun manevi dayanağı, insanın özgürlüğü, temel insan haklarına saygı gösterilmesi, bireyin yüceltilmesi, insanlar arasındaki eşitsizliklerin giderilmesi... gibi ilkeleri öne çıkaran Rönesans Ruhu’dur. Buna karşılık enformasyon toplumunun manevi dayanağını, insanın hem beşeri çevresiyle, hem de tabii çevresiyle uyum halinde yaşamasını hedef alan “ global tutum “ teşkil edecektir.

Enformasyon toplumuna iyimser olmayan yaklaşımlar da mevcuttur. Enformasyon toplumunun temelini oluşturan teknolojik gelişmelerin doğrultusuna ve içeriğine baktığımızda, Orwell’in tasvir ettiği türden bir sürekli sıkıdenetim düzeninin hiç de uzak bir tehlike olmadığını görebiliriz.

Toffler önce kesin bir yargıya varmıştır:

“Sanayi dünyasının ( İkinci Dalga’nın) bütün siyasal partileri, meclisleri, kongreleri başkanlıkları,           başbakanlıkları, mahkemeleri, kısacası topluca aldığımız kararları uygulamakta yararlandığımız araçların hepsi,   çağdışı kalmıştır, yakında değişecektir.”

Toffler, temsili demokrasiyi modası geçmiş kavram ve kurum olarak gösterirken, iki temel gerekçe ileri sürüyor:

* Artan Bilgi Yükü: Üçüncü Dalga’da sorunlar öyle karmaşık, bilgiler de öylesine çok hale geliyor ki, İkinci Dalga kurumu olan temsili demokrasi bunun altından kalkamaz, kalkamıyor.

* Temsilin yok oluşu: Genel oyla seçip parlamentolara ve hükümetlere gönderdiğimiz temsilcilerimiz halkın ne düşündüğüne bakmıyorlar, uzmanlarla çalışıyorlar. Öyleyse zaten bizi temsil etmiyorlar.

Toffler’e göre, işte bu iki temel sebep yüzünden, temsili demokrasinin esas varsayımı olan “çoğunluk iktidarı kuralı artık eskimiştir.” Zaten artık çoğunluklar sağlanamıyor. Öyleyse, “amacı azınlıklar demokrasisi olan yeni yaklaşımlar” lazımdır.

Temsili demokrasiyi ve bu arada parlamentoları ve hükümetleri felce uğratan faktörlerden biri, “bilgi’nin altından kalkılamayacak kadar çoğalmış olmasıdır.

Karar almak için gereken bilgilerin bu kadar çoğalması, yığılması sistemi felç ediyor.

Temsili demokrasinin Toffler’in belirttiği gibi yavaş işlediği bir gerçek.

Bu kadar karmaşık sorunlar karşısında yavaş işleyen ve bazen şoklar karşısında felce uğrayan bir temsili demokrasi...

Toffler, bir an önce Üçüncü Dalga’nın siyasi kurumlarına geçilmesi için okuyucuları uyarıyor, ufuktaki dehşetli tehlikelere dikkat çekiyor:

“İstikrarsızlık belirtileri, İkinci Dalga’ya özgü politik sistemler bir fırtına daha atlatabilir mi, diye bizi düşündürmelidir. Çünkü 1980’lerin, 1990’ların bunalımları eskilerine oranla çok daha yıkıcı, çok daha tehlikeli olacaktır.”

Temsili demokrasiyi modası geçmiş göstermek için hayali tehlikelerden bahsederek güvenimizi sarsmak isteyen Toffler’in diğer bir iddiası, “temsilcilerin bizi temsil etmemesi” dir. Toffler’e göre, Üçüncü Dalga döneminde, temsil bitmiştir, çünkü yetkililer temsilcilerimizden çıkmış, bürokratlara, uzmanlara geçmiştir.

Parlamenterler yasaların hazırlanmasında, gittikçe daha çok uzmanların fikrine uymaya başlamışlardır. Böylece bir ölçüde parlamentodan bürokratlara kaymıştır.

Peki ne yapmalı?

Toffler. Bildiğimiz temsili demokrasi yerine, “yarı doğrudan demokrasi” veya “azınlıklar demokrasisi” gibi Üçüncü Dalga modelleri öneriyor, “seçim oyunları”na da yer vermeyen mucizevi yönetim teorileri geliştiriyor:

“Öyle gelişigüzel bir süsü temsilci seçip Washington’a, Londra’ya, Paris’e, Bonn’a, yada Moskova’ya posta etmek zorunda değiliz. İstersek seçimle gelen temsilcilerimizi yerlerinde tutarız. Her konuda (parlamentolarda) kullanılan oyların yalnız yüzde 50’si onların olabilir, geri kalan yüzde 50 oyu, halk içinden rastgele seçilmiş bir örnek grubu oluşturan kimselere kullandırabiliriz.”

“Bunlar başkentte değildirler. Ülke içinde çeşitli yerlerde bulunurlar ve oylarını elektronik aygıtlardan yararlanarak kullanırlar. Böyle bir sistem, ‘temsili’ hükümetlerden daha çok temsil olanağı verdiği gibi, parlamentoların koridorlarını dolduran lobilerin gücünü de bir anda sıfıra indirir.”

Parlamentoların yarısı, böyle, “başkentte oturmayan” ve “rastgele” yada “kurayla” belirlenmiş insanlardan oluşursa, temsili sistemde Meclis’e giremeyen azınlıklara da sandalye isabet edebilecektir!

Hemen belirteyim, Toffler’in ‘azınlıkları’, “örneğin doktorlar, motosikletçiler, dinsel azınlıklar, bilgisayar programcıları...” gibi gruplardır!

“Aşırı duygusal tepki sorunu, referandumla yada doğrudan demokrasinin başka bir yöntemiyle alınmış önemli kararların uygulanmasından önce belirli bir sürenin geçmesini şart koşmak yada bir ikinci oylama yapılmasını gerektirmek gibi bazı önlemlerle halledilebilir.”

Tabii ki, her rejim gibi temsili demokrasinin de sorunları vardır. Gittikçe karmaşıklaşan bilgi toplumunun yönetiminde de özgül zorluklar vardır. Özellikle yerel sorunların çözümünde yerel demokrasinin gerekli olduğu, tek - konulu (single issue) sorunların çözümünde gönüllü kuruluşların rolünün arttığı ve artması gerektiği doğrudur. Ama bunlar ‘genel temsil’ veya ‘milli irade’ kavramlarını ve kurumlarını eskitmiş, demode yapmış değildir. Çünkü ülkelerin bütün hayatı yerel sorunlardan ibaret değildir; ülkelerin makro veya milli politikalara ihtiyacı devam edecektir. Hatta artık ülkeler arası çözümler gereken konular çoğalmaktadır.

Vatandaşların makro veya milli politikaların oluşturulmasına ‘doğrudan’ katılmaları imkansız olduğu gibi, şu uzmanlık çağında yararlı da değildir. Hele de Toffler’in “rastgele” ve “kurayla” ‘temsilci’ belirleme önerisi saçmadır. Çünkü rastgele veya kurayla parlamentoya girenler, dört sene sonraki seçimler için ‘halk’a karşı hiçbir sorumluluk duymayacaktır, dolayısıyla, sorunların çözümüne de ilgi duymayacaklardır. Çünkü torbadan çıkmışlardır, halkın oyuyla seçilmemişlerdir.

Aile ve ‘Dalga’

Birinci Dalga’da geniş aile, İkinci Dalga’da çekirdek aile, Üçüncü Dalga’da ise “başka tiplerde aileler.”

Etnisite Meselesi

“Biz rasyonel düşünüyoruz. Halbuki etnisite ve kimlik sorunları rasyonel konular değil... Rasyonel tahlillerle bu konuları anlamak, geleceğe ilişkin tahminlerde bulunmak çok zor...”

Böyle diyor Prof. Mardin...

- Etnisite, şovenizm, kimlik, milliyetçilik gibi konular daha çok his dünyasıyla ilgilidir. Niye bu his doğar? Niye aşırılaşır veya ılımlı hale gelir. Kimlik hissini önceden tahmin çok zordur. Genel olarak bu hissi etkileyen çok sayıda faktör saymak mümkün. Ancak, her harekette faktörlerin ağırlığı farklıdır. İktisadi faktör bir etnik harekette önemli, ötekinde önemsiz olabilir...